Denizkızı

“Bir denizkızı ile karşılaşmak için ne yaparsın biliyor musun? Denizin en dibine dalarsın. Suyun artık mavi olmadığı yere. Gökyüzünün yalnızca bir anı olduğu yere. Sessizce yüzersin. Ve orada kalırsın. Ve orada kararını verirsin: onlar için ölebilirsin. Sadece o zaman ortaya çıkarlar. Gelirler, seni karşılarlar ve seni aşkınla yargılarlar. Eğer aşkın içtense, safsa, onlarla olursun ve seni sonsuza kadar alıp götürürler.”

Le Grand Blue / Luc Besson /1988

 

 

 

Reklamlar

  Oltalar elimizde…

 

 
Her yıl eylül ayında biten av yasağıyla sezon açılır. Balık bollaşır, lezzetlenir ucuzlar… Bu sezonda balıkçıların tezgahı dolar taşar. Balık tutmaktan anlamayan ya da hoşlanmayan sadece yemesini sevenleri bu tezgahlara uğurlayıp “balık tutma”nın tadını bilenlere seslenelim dedik bu sayıda.

 

Balık tutmak niye zevklidir? Oturup saatlerce beklemenin ne gibi bir keyfi olabilir? Balıkçı sıkılmaz mı? Kıyıdan mı, tekneden mi tutmalı? Meslek mi, hobi mi, spor mu?

 

Zevklidir çünkü denizdesinizdir.

 

Saatlerce bekledikten sonra oltanın avucunuzda hareketlenmesiyle vücudunuzdaki adrenalin miktarı artar. Bir de, oltayı topladığınızda ucunda balık varsa, işte o zaman çocukluğunuza geri döner, koltuğun üzerine çıkmayı başardığınız ilk günkü hisleriniz tüm vücudunuzu kaplar, bir daha da vazgeçemezsiniz.. Her gün o koltuğa tırmanmak ilk düşünceniz olur…

 

Balık beklerken ne meseleler çözülür bir bilseniz… Sıkılmaya vakit bulamazsınız. Dikkat edin bir grup halinde balık tutanların bile arasındaki muhabbet sınırlıdır. Oltayı denize kendini hayallere bırakır insan…

Kıyıdan tutmanın zevki başka, tekneden başka… Herkesin amacı da başka.. Kimisi spor olsun der, kimisi vakit geçirmek ister, kimisinin amacı para kazanmaktır kimisinin de karnını doyurmak…

 

Sandalda ya da tam donanımlı bir balıkçı teknesinde ya da bir iskelede olabilirsiniz. İşin özü aynıdır. Oltanın ucundakini beklemek… Büyük balığı yakalamak. Bu işi spor olarak yapmasanız da bir rekabet duygusu barındırır balık tutmak. Yanında rakipleriniz olmasa da içinizde vardır. Balık tutmak, biraz romantikleşirsek, kendi içine dalmaktır bir anlamdada…

 

Dışarıdan sessiz içeriden de bir o kadar gürültülü bir iştir balık tutmak. Tuttuğunuz balıkların yanında suya bıraktıklarınızla hafiflersiniz.

Denemeyen bilmez… Bilen denemekten vazgeçmez…

Hadi o zaman rastgele bilenlere!

 

Selcen Tanınmış Işıldar

 

 

Alaturbi

Alaturbi nedir bilir misiniz? Eski bir Trabzon, daha da doğrusu Akçaabat geleneği… Temmuzun altısı deniz bayramı olarak kutlanırmış orada…. Ve alaturbi olarak bilinen bu günde herkes denize girermiş şifa niyetine… Bu temmuz ayı bitmeden bu ritüeli anlattığım eski bir yazıyı paylaşayım istedim.. Şifa arayanlara bir yöntem olsun…

Küçük bir hatırlatma niyetine… 

 

ŞİFA NİYETİNE DENİZ

İngiltere Motor Boat & Yachting için kaleme aldığı yazısını okuduğumuzda bütün ekibin ilgisini çekmişti Rob Platt’in öyküsü… Kendisi de bir MS hastası olan Rob ve eşi Ros kızlarının hastalık haberiyle sarsılmış ardından birlikte seyahat ettikleri arkadaşlarının korsanlar tarafından kaçırılıp öldürüldüğü haberiyle yıkılmışlardı.

Bütün tatsızlıklara rağmen tekneleri Tristan’la Ege’ye geldiler ve bir süredir de burada yaşıyorlar.

Selimiye’de biraraya geldiğimiz Rob sağlıklı ve mutlu görünüyor. Belli ki yazısında da bahsettiği gibi bu sular ona “iyi” gelmiş.

 

Robb’un yazısını okurken aklıma anneannemin anlattığı eski bir Trabzon geleneği geldi. Temmuz’un altısı deniz bayramı olarak kutlanırmış Akçaabat’ta. Alaturbi olarak da bilinen bu günde şifa diye herkes denize girermiş. Yüzme bilmeyenler de denizden taşınan sularla yıkanırmış. Hastalar kayıklara bindirilip denize çıkarılırmış. Bazı kaynaklar “en az üç en çok yedi dereağzı dolaşmak pek çok derde derman olur” diye yazıyor.

 

Benim aile büyüklerinden duyduğum hikaye şöyle devam ediyor:

“Kayığa binilir, yedi dereağzından bir testiyle su alınır, bu su yedi gün hastaya içirilir kalanıyla da yıkanılır. Saralılar, sinir hastaları, sihir, büyü yapılmış olanlar (günümüzün depresyon vakaları) yüzme biliyorsa denize atılır ki kendine gelsin…”

 

Araştırmalar önümüzdeki 10 yılda depresyonun yüzde 50 artacağını söylüyor. Çağımızın hastalığı depresyonun tedavisi için birçok bilimsel yöntem var ama ben size eski usulleri öneriyorum:

Tekneye atlayın, yedi dere aşın…

 

Selcen Tanınmış (2011 MotorBoat&Yachting)

 

 

Doğaya hasret bir nesil

Bu ay bir mektup daha doğrusu bir e-posta aldım.

Postanın sahibi Kısmet Deniz Polat. Sadun Boro’nun sevgili kızı…

İstanbul’un geçmiş zamanını, kendi çocukluğunu o kadar naif ve samimi bir dille anlatmıştı ki, içim özlemle doldu. Onun deyimiyle “Sadun Boro’yu yaratan İstanbul’un denizle iç içe olan mahalle kültürü”nü tanımış olmayı o kadar çok istedim ki…

 

Sadun Boro bugün amatör denizcilerin ilham kaynağı, büyük bir deniz üstadı… Ancak o aynı zamanda da sıkı bir çevreci. İşte kızı Kısmet Deniz Polat’ın bu mektubu yollama sebebi de, babasının bu amansız çevreciliği, vasiyeti…

 

Kendini vefatına kadar kıyılarımızın korunmasına adayan Sadun Boro, belki de bilge ruhu sayesinde bakanlardan cumhurbaşkanına kadar her kademeden devlet erkanına “koyların korunması”nı anlatabilmişti. Sözü dinlenen bir çevreci-denizci büyüğümüzdü o. Kızı Kısmet Deniz’in yazdığı gibi anlatmaya çalıştığı şey çok basitti “Dantela gibi sahillerin doğallığını bozmadan, girintisini çıkıntısını, plajlarını, koylarını koruyarak yolların yapılmasını isterdi ki kıyı şeridi beton bir duvara dönüşmesin…”

 

Aslında hepimizin isteği de bu değil mi? Beton yığınları arasında seyir yapmayı hangimiz seviyoruz? Bakıyorum etrafıma, 0-5 yaş arası bütün çocukların adı doğadan… Yaz, Mavi, Dünya, Ada, Su, Poyraz, Toprak, Bulut…. Bundan 50 yıl önce pek rastlamadığımız isimler bugün niye bu kadar yaygın düşündünüz mü?

Çoğunluğun sandığı gibi “farklı” olmaya çalışmaktan değil…

Elimizden kayıp giden doğaya hasretlikten….

 

Çocuklarımızın da keşfedebileceği mavi koylar dileğiyle…

 

 

MotorBoat&Yachting (Mayıs2017)

Oyunu bırakıp gitme

 

Şubat ayı bizim sektörün en hareketli dönemidir aslında. Dusseldorf fuarı ardından İstanbul’da düzenlenen CNR’daki kara boat show’u gelir. Fuara katılım yüksektir, potansiyel tekne müşterileri son kararı vermek için bu fuarı bekler… Hareketlidir, keyiflidir, dolu dolu bir aydır. Ama bu yıl son 5 yılın en sönük fuarını geçirecek gibi görünüyoruz. Katılım olsa dahi kimsenin heyecanı yok. Patlamalar, saldırılar, artan döviz kurları… Pause tuşuna basılmış bir filmin oyuncuları gibiyiz… İlerlemek ister bir pozisyonda ürkekçe duruyoruz.

kapak_mby_subat

Hemen hemen herkesin; nereye gittiğini bilmediği, umudunu yitirdiği, vazgeçmek istediği zamanlar olur. Son aylarda kiminle konuşsam bu ruh halinde… Herkesin birbirine bakışında “ne olacak” endişesi gizli. Oyunu bırakıp gitmek isteyen hatta giden çok…

 

6 yıl önce, IRC 4’te yarıştığım Turquoise teknesiyle İYK Nostalji Kupası’na katılmıştık. Dümencimiz, tekne sahibi Duran İzgi’nin bana dümeni bıraktığı ilk yarış…

 

Balon startla yarışa başladık, tabii ona başlamak denirse…

Sınıfımızdaki tüm tekneler start aldı ama biz balonu bir türlü basamadık. Etrafıma bir baktım hiç tekne yok… “Ee,” dedim içimden “artık uğraşmanın anlamı yok, nasılsa herkes gitti”. Ama Duran abi başüstü ekibine direktif yağdırıyor, onlar da harıl harıl durumu toparlamaya çalışıyordu, ki muhtemelen ne kadar geç kaldığımızı bile farkında değillerdi. Öyle böyle derken durum toparlandı ve start aldık… Filonun çok gerisindeydik. “Antrenman olur artık ne yapalım” diye bakıyordum ki… Kınalı’nın arkasına geldiğimizde bütün tekneleri orada bekler vaziyette bulduk. Hava kalmıştı. Yanlarına kadar gelebildik ve havasız alandan kurtulduğumuzda arayı açmayı başardık. Hayat bize ikinci bir start daha vermişti.

Bir kalıp bir esen enteresan bir yarıştı.

Moda önündeki şamandırayı döndüğümüzde rakiplerimiz bizi yakaladı hatta geçenler oldu ama finiş hattına doğru giderken yine havasız kaldılar. Rotamızı değiştirdik, havayı kaybetmedik ve finiş hattına birinci sırada girdik.

Bana kalsa daha start hattında bırakacağım bir yarıştı, sonunda birinci olduğumuza inanamıyordum. O yarıştan beri hiçbir şeyi “nasıl olsa olmuyor” diye bırakmadım, bırakamadım…

 

Bu yarışı, bugün bu ülkede yaşayıp umutsuz olan herkese anlatmak istediğim için yazdım. Buradan kaç kişiye ulaşırsa kârdır….

Hayatın ne zaman ikinci belki de üçüncü startı vereceğini bilemeyiz. Biz yolumuza, bildiğimiz doğrularla, çalışarak, vazgeçmeden devam etmeliyiz ki o start vakti geldiğinde arayı açabilelim.

 

 

Rüzgârınız kolayına olsun,

 

 

 

 

 

Yeni tekne alacaklara…

Yaygın bir görüş var, özellikle karacılarda. Neredeyse girdiğim her ortamda şakayla karışık duyuyorum bu cümleyi : “Tekneyi bir alırken bir de satarken sevinirmiş insan!”

Buna bir açıklık getirmek gerek.

Kabul edelim ki, tekne sahibi olduktan sonra hayat eskisi gibi olmuyor. Çocuk sahibi olmak gibi… Başta teknenin bakımı, sorumlulukları geliyor. Gözünüzü üzerinden ayırdığınız anda başına neler gelebileceğini bilmiyorsunuz. Eee sonra kendinizle birlikte sürekli onu da yenilemeniz, güncellemeniz gerekiyor. Haliyle hayat biraz zorlaşıyor…

Ama öte yanda, teknenizle girdiğiniz koyların huzurunu, dümendeyken size verdiği özgüveni ve marinada biraz dışarı çıkıp oyun oynamak için bütün masumiyetiyle sizi beklemesini düşünün. Onunla birlikteyken aldığınız keyfi, bütün sorunları nasıl unutturduğunu… Değmez mi?

ağustos gezi 237

Bu duyguları tatmış biri asla teknesini satarken sevinmez… Fakat yeterince hazır değilseniz, aldığınız tekne asıl aradığınız tekne değilse ya da konu üzerinde hiç çalışmadıysanız; hangi işe nereden başlayacağınızı bilmiyorsanız yukarıdaki görüş haklı çıkar. Ama unutmayın; suç teknede değil, sizdedir… Biraz ders çalışmanız gerekir.

Yeni tekne alacaklara ısrarla söylediğim şey acele etmemeleri… Ne kadar çok tekne görürseniz, sonunda vereceğiniz karar da o kadar doğru olur. Farklı farklı tekneler kiralayın, fuarları gezin, soru sormaktan çekinmeyin…

Hadi hazır fuar mevsimi başlamışken işe bir yerden başlayın…

SNV37027

Bir kitap, birkaç hayat

Yaklaşık yedi yıl önceydi. Dergimizin Türkiye’deki ilk sayılarını yeni çıkarmış, daha yeni demir almıştık. Bir maille tanıştık Yılmaz A. Bayazıtoğlu ile… Çıkan her türlü yayını takip eden, araştıran, gezen, okuyan ve yelken açan biri olduğunu hemen ele veriyordu. O ilk mailden sonra yol aldığımız yedi yıl boyunca, titizlikle çalışılmış yazılarıyla yanımızda oldu. Okuduklarının peşinden giden, gittiği yerlerden hafızasına kaydettiklerini kıvrak kalemiyle bizlere aktaran Yılmaz Bey ve o anları fotoğraf makinesiyle ölümsüzleştiren eşi Belma Bayazıtoğlu itiraf etmeliyim ki hayranlık duyduğum bir çift. Deniz onları nereye çağırıyorsa oraya giden, seyahat rotalarını okudukları kelimelerle çizen bir çift….

Onlar, denizlerden denizlere daha çok dolaşacak ve bize gizemli öyküler aktarmaya devam edecekler, eminim.

denizlerden denize

Bayazıtoğlu’nun yedi yıldır dergimizde keyifle okunan yazıları şimdi “Denizlerden Denizlere” adıyla kitap tutkunlarıyla buluşuyor. Dergimiz ekibinin katkılarıyla hazırlanan bu kitap Denizler Kitabevi tarafından basıldı. Özellikle deniz edebiyatına meraklı ve tarihte önemli yer edinmiş denizcileri yakından tanımak isteyenlerin ilgisini çekeceğini düşünüyorum.

Birçok kez dile getirdim, maalesef ne çok okuyan ne de çok denize çıkan bir milletiz. Ama inanıyorum ki, denizle, denizcilikle ilgili dergilerin, kitapların sayısı arttıkça denizde de daha çok tekne göreceğiz.

Selcen Tanınmış ( Motor Boat & Yachting / Mayıs)

Olan gençlere oluyor

Altımızda tuzlu su, tepemizde yakıcı güneş, yanımızda tenimizi yalayan rüzgâr… Ayrılık vaktine daha zaman varken iyice çıkaralım havuzluğun keyfini… Tatlı bir sallantı, uykuyla uyanıklık arasında gidip gelen gözler, elimizde buz gibi bir bardak…

Böyle başlayan keyif dolu bir yazı yazmak isterdim lakin ülkede hayat yukarıdaki tablodan çok uzakta. Küçük kaçamaklarımız olsa da keyfimiz ancak elimiz havuzluk masasındaki ipad’imize uzanana kadar sürüyor.

Savaşın adını duymak bile insanı ürpertiyor. Kaldı ki içinde olma ihtimalimizin olduğu günlerdeyiz maalesef. Yukarıda bir yerde bir grup insan toplanmış bizler adına kararlar veriyor. Müdahil olamadığımız bir kararın sonucuna dahil olmak zorunda bırakılıyoruz. Tekinsiz ortam, her kafadan çıkan ses ve bildiğini okuyan “baş”lar… Sonunda olan hep gençlere oluyor. Kazanandan çok kaybeden…

Balık baştan kokar misali… Ülkede hayat nasıl seyrediyorsa kurumlarda da öyle gidiyor… Savaş her yerde savaş. İster ülkeler arasında olsun, ister kurumlar arasında… Takip edenler bilir, Türkiye Yelken Federasyonu ile Türkiye Açıkdeniz Kulübü arasında sular durulmuyor. Kim haklı, kim haksız bir yana bundan yelken sporu zarar görüyor. Kendi ilişkimize o kadar yoğunlaşmış bir haldeyiz ki bu sporun çocukları ne yapıyor görmüyoruz.

Oysa amatör denizcilerin katıldığı yat yarışlarıyla camianın şenlendiği, sponsorların katkılarıyla ilginin yükseldiği, kazanılan paralarla da olimpiyattan madalyalarla dönüldüğü bir ortam yaratmak da mümkün… Ama ne mümkün! Tekinsiz ortam, her kafadan ses… Ve yine olan gençlere oluyor. Başarıdan çok başarısızlık.

Hepimize barış içinde günler dilerim.

Selcen Tanınmış – Motor Boat &Yachitng/ Ağustos 2015 

Çöpsüz denizler

Dünya denizlerindeki kirliliğin yüzde 80’inin karasal atıklardan oluştuğunu ve bugün okyanuslarda yaklaşık 142 milyon ton atık bulunduğunu, bu sayıya her yıl 10 milyon ton daha atık eklendiğini biliyor muydunuz? Bu rakamları  “Deniz Çöpleri Ulusal Forumu’nda  PAGEV Yönetim Kurulu Başkanı Yavuz Eroğlu bir kez daha dile getirdi. 

PAGEV (Plastik Sanayicileri, Araştırma, Geliştirme ve Eğitim Vakfı) ve TÜDAV (Türk Deniz Araştırmaları Vakfı) çöpsüz denizler için ortak çalışmalar yürütüyor ve Avrupa Birliği tarafından yürütülen projeleri Türkiye’ye taşıyor. PAGEV, “mutlu balıklar” projesiyle Türkiye’de deniz yüzeyindeki atıkları temizlemeyi amaçlıyor; TÜDAV ise “Marlisco” projesiyle Avrupa denizlerindeki çöpleri azaltarak sosyal sorumluluk ve toplumsal bilinç yaratmayı hedefliyor. yapılan forumda öne çıkan çözüm önerilerine gelince; Düzenli depolama alanlarının denizlerden uzaklaştırılması, belediye ve kurumların yetki ve sorumluluklarının belirlenmesi ile kamu spotlarının ve eğitim videolarının yaygınlaştırılması… 

Dernek ve sivil toplum kuruluşlarının bütün çabaları takdiri hak ediyor ama bunları kurum düzeyinde bırakırsak gereken başarıyı elde edemeyiz. Kurumların da yapmaya çalıştığı toplumsal bilinç yaratma asıl hedef. 

Denize bilinçsizce bırakılan karasal atıklar sadece deniz canlılarının değil bizim de hayatımızı tehdit ediyor. Denizden çıkarılan çöplerin büyük bir kısmını plastik ambalaj atıkları olduğunu ve sorumlusunun da biz olduğumuzu unutmayalım. 

Ben plastik ambalaj karşıtıyım ama maalesef hayatımıza bu kadar giren bu malzemeden kurtulmak kolay değil… Kolay olan onu geri dönüşüm kutularına atmak…

Selcen Tanınmış (2014 Kasım/ Motor Boat & Yachting)