Alaturbi

Alaturbi nedir bilir misiniz? Eski bir Trabzon, daha da doğrusu Akçaabat geleneği… Temmuzun altısı deniz bayramı olarak kutlanırmış orada…. Ve alaturbi olarak bilinen bu günde herkes denize girermiş şifa niyetine… Bu temmuz ayı bitmeden bu ritüeli anlattığım eski bir yazıyı paylaşayım istedim.. Şifa arayanlara bir yöntem olsun…

Küçük bir hatırlatma niyetine… 

 

ŞİFA NİYETİNE DENİZ

İngiltere Motor Boat & Yachting için kaleme aldığı yazısını okuduğumuzda bütün ekibin ilgisini çekmişti Rob Platt’in öyküsü… Kendisi de bir MS hastası olan Rob ve eşi Ros kızlarının hastalık haberiyle sarsılmış ardından birlikte seyahat ettikleri arkadaşlarının korsanlar tarafından kaçırılıp öldürüldüğü haberiyle yıkılmışlardı.

Bütün tatsızlıklara rağmen tekneleri Tristan’la Ege’ye geldiler ve bir süredir de burada yaşıyorlar.

Selimiye’de biraraya geldiğimiz Rob sağlıklı ve mutlu görünüyor. Belli ki yazısında da bahsettiği gibi bu sular ona “iyi” gelmiş.

 

Robb’un yazısını okurken aklıma anneannemin anlattığı eski bir Trabzon geleneği geldi. Temmuz’un altısı deniz bayramı olarak kutlanırmış Akçaabat’ta. Alaturbi olarak da bilinen bu günde şifa diye herkes denize girermiş. Yüzme bilmeyenler de denizden taşınan sularla yıkanırmış. Hastalar kayıklara bindirilip denize çıkarılırmış. Bazı kaynaklar “en az üç en çok yedi dereağzı dolaşmak pek çok derde derman olur” diye yazıyor.

 

Benim aile büyüklerinden duyduğum hikaye şöyle devam ediyor:

“Kayığa binilir, yedi dereağzından bir testiyle su alınır, bu su yedi gün hastaya içirilir kalanıyla da yıkanılır. Saralılar, sinir hastaları, sihir, büyü yapılmış olanlar (günümüzün depresyon vakaları) yüzme biliyorsa denize atılır ki kendine gelsin…”

 

Araştırmalar önümüzdeki 10 yılda depresyonun yüzde 50 artacağını söylüyor. Çağımızın hastalığı depresyonun tedavisi için birçok bilimsel yöntem var ama ben size eski usulleri öneriyorum:

Tekneye atlayın, yedi dere aşın…

 

Selcen Tanınmış (2011 MotorBoat&Yachting)

 

 

Doğaya hasret bir nesil

Bu ay bir mektup daha doğrusu bir e-posta aldım.

Postanın sahibi Kısmet Deniz Polat. Sadun Boro’nun sevgili kızı…

İstanbul’un geçmiş zamanını, kendi çocukluğunu o kadar naif ve samimi bir dille anlatmıştı ki, içim özlemle doldu. Onun deyimiyle “Sadun Boro’yu yaratan İstanbul’un denizle iç içe olan mahalle kültürü”nü tanımış olmayı o kadar çok istedim ki…

 

Sadun Boro bugün amatör denizcilerin ilham kaynağı, büyük bir deniz üstadı… Ancak o aynı zamanda da sıkı bir çevreci. İşte kızı Kısmet Deniz Polat’ın bu mektubu yollama sebebi de, babasının bu amansız çevreciliği, vasiyeti…

 

Kendini vefatına kadar kıyılarımızın korunmasına adayan Sadun Boro, belki de bilge ruhu sayesinde bakanlardan cumhurbaşkanına kadar her kademeden devlet erkanına “koyların korunması”nı anlatabilmişti. Sözü dinlenen bir çevreci-denizci büyüğümüzdü o. Kızı Kısmet Deniz’in yazdığı gibi anlatmaya çalıştığı şey çok basitti “Dantela gibi sahillerin doğallığını bozmadan, girintisini çıkıntısını, plajlarını, koylarını koruyarak yolların yapılmasını isterdi ki kıyı şeridi beton bir duvara dönüşmesin…”

 

Aslında hepimizin isteği de bu değil mi? Beton yığınları arasında seyir yapmayı hangimiz seviyoruz? Bakıyorum etrafıma, 0-5 yaş arası bütün çocukların adı doğadan… Yaz, Mavi, Dünya, Ada, Su, Poyraz, Toprak, Bulut…. Bundan 50 yıl önce pek rastlamadığımız isimler bugün niye bu kadar yaygın düşündünüz mü?

Çoğunluğun sandığı gibi “farklı” olmaya çalışmaktan değil…

Elimizden kayıp giden doğaya hasretlikten….

 

Çocuklarımızın da keşfedebileceği mavi koylar dileğiyle…

 

 

MotorBoat&Yachting (Mayıs2017)

Oyunu bırakıp gitme

 

Şubat ayı bizim sektörün en hareketli dönemidir aslında. Dusseldorf fuarı ardından İstanbul’da düzenlenen CNR’daki kara boat show’u gelir. Fuara katılım yüksektir, potansiyel tekne müşterileri son kararı vermek için bu fuarı bekler… Hareketlidir, keyiflidir, dolu dolu bir aydır. Ama bu yıl son 5 yılın en sönük fuarını geçirecek gibi görünüyoruz. Katılım olsa dahi kimsenin heyecanı yok. Patlamalar, saldırılar, artan döviz kurları… Pause tuşuna basılmış bir filmin oyuncuları gibiyiz… İlerlemek ister bir pozisyonda ürkekçe duruyoruz.

kapak_mby_subat

Hemen hemen herkesin; nereye gittiğini bilmediği, umudunu yitirdiği, vazgeçmek istediği zamanlar olur. Son aylarda kiminle konuşsam bu ruh halinde… Herkesin birbirine bakışında “ne olacak” endişesi gizli. Oyunu bırakıp gitmek isteyen hatta giden çok…

 

6 yıl önce, IRC 4’te yarıştığım Turquoise teknesiyle İYK Nostalji Kupası’na katılmıştık. Dümencimiz, tekne sahibi Duran İzgi’nin bana dümeni bıraktığı ilk yarış…

 

Balon startla yarışa başladık, tabii ona başlamak denirse…

Sınıfımızdaki tüm tekneler start aldı ama biz balonu bir türlü basamadık. Etrafıma bir baktım hiç tekne yok… “Ee,” dedim içimden “artık uğraşmanın anlamı yok, nasılsa herkes gitti”. Ama Duran abi başüstü ekibine direktif yağdırıyor, onlar da harıl harıl durumu toparlamaya çalışıyordu, ki muhtemelen ne kadar geç kaldığımızı bile farkında değillerdi. Öyle böyle derken durum toparlandı ve start aldık… Filonun çok gerisindeydik. “Antrenman olur artık ne yapalım” diye bakıyordum ki… Kınalı’nın arkasına geldiğimizde bütün tekneleri orada bekler vaziyette bulduk. Hava kalmıştı. Yanlarına kadar gelebildik ve havasız alandan kurtulduğumuzda arayı açmayı başardık. Hayat bize ikinci bir start daha vermişti.

Bir kalıp bir esen enteresan bir yarıştı.

Moda önündeki şamandırayı döndüğümüzde rakiplerimiz bizi yakaladı hatta geçenler oldu ama finiş hattına doğru giderken yine havasız kaldılar. Rotamızı değiştirdik, havayı kaybetmedik ve finiş hattına birinci sırada girdik.

Bana kalsa daha start hattında bırakacağım bir yarıştı, sonunda birinci olduğumuza inanamıyordum. O yarıştan beri hiçbir şeyi “nasıl olsa olmuyor” diye bırakmadım, bırakamadım…

 

Bu yarışı, bugün bu ülkede yaşayıp umutsuz olan herkese anlatmak istediğim için yazdım. Buradan kaç kişiye ulaşırsa kârdır….

Hayatın ne zaman ikinci belki de üçüncü startı vereceğini bilemeyiz. Biz yolumuza, bildiğimiz doğrularla, çalışarak, vazgeçmeden devam etmeliyiz ki o start vakti geldiğinde arayı açabilelim.

 

 

Rüzgârınız kolayına olsun,

 

 

 

 

 

Yeni tekne alacaklara…

Yaygın bir görüş var, özellikle karacılarda. Neredeyse girdiğim her ortamda şakayla karışık duyuyorum bu cümleyi : “Tekneyi bir alırken bir de satarken sevinirmiş insan!”

Buna bir açıklık getirmek gerek.

Kabul edelim ki, tekne sahibi olduktan sonra hayat eskisi gibi olmuyor. Çocuk sahibi olmak gibi… Başta teknenin bakımı, sorumlulukları geliyor. Gözünüzü üzerinden ayırdığınız anda başına neler gelebileceğini bilmiyorsunuz. Eee sonra kendinizle birlikte sürekli onu da yenilemeniz, güncellemeniz gerekiyor. Haliyle hayat biraz zorlaşıyor…

Ama öte yanda, teknenizle girdiğiniz koyların huzurunu, dümendeyken size verdiği özgüveni ve marinada biraz dışarı çıkıp oyun oynamak için bütün masumiyetiyle sizi beklemesini düşünün. Onunla birlikteyken aldığınız keyfi, bütün sorunları nasıl unutturduğunu… Değmez mi?

ağustos gezi 237

Bu duyguları tatmış biri asla teknesini satarken sevinmez… Fakat yeterince hazır değilseniz, aldığınız tekne asıl aradığınız tekne değilse ya da konu üzerinde hiç çalışmadıysanız; hangi işe nereden başlayacağınızı bilmiyorsanız yukarıdaki görüş haklı çıkar. Ama unutmayın; suç teknede değil, sizdedir… Biraz ders çalışmanız gerekir.

Yeni tekne alacaklara ısrarla söylediğim şey acele etmemeleri… Ne kadar çok tekne görürseniz, sonunda vereceğiniz karar da o kadar doğru olur. Farklı farklı tekneler kiralayın, fuarları gezin, soru sormaktan çekinmeyin…

Hadi hazır fuar mevsimi başlamışken işe bir yerden başlayın…

SNV37027

Bir kitap, birkaç hayat

Yaklaşık yedi yıl önceydi. Dergimizin Türkiye’deki ilk sayılarını yeni çıkarmış, daha yeni demir almıştık. Bir maille tanıştık Yılmaz A. Bayazıtoğlu ile… Çıkan her türlü yayını takip eden, araştıran, gezen, okuyan ve yelken açan biri olduğunu hemen ele veriyordu. O ilk mailden sonra yol aldığımız yedi yıl boyunca, titizlikle çalışılmış yazılarıyla yanımızda oldu. Okuduklarının peşinden giden, gittiği yerlerden hafızasına kaydettiklerini kıvrak kalemiyle bizlere aktaran Yılmaz Bey ve o anları fotoğraf makinesiyle ölümsüzleştiren eşi Belma Bayazıtoğlu itiraf etmeliyim ki hayranlık duyduğum bir çift. Deniz onları nereye çağırıyorsa oraya giden, seyahat rotalarını okudukları kelimelerle çizen bir çift….

Onlar, denizlerden denizlere daha çok dolaşacak ve bize gizemli öyküler aktarmaya devam edecekler, eminim.

denizlerden denize

Bayazıtoğlu’nun yedi yıldır dergimizde keyifle okunan yazıları şimdi “Denizlerden Denizlere” adıyla kitap tutkunlarıyla buluşuyor. Dergimiz ekibinin katkılarıyla hazırlanan bu kitap Denizler Kitabevi tarafından basıldı. Özellikle deniz edebiyatına meraklı ve tarihte önemli yer edinmiş denizcileri yakından tanımak isteyenlerin ilgisini çekeceğini düşünüyorum.

Birçok kez dile getirdim, maalesef ne çok okuyan ne de çok denize çıkan bir milletiz. Ama inanıyorum ki, denizle, denizcilikle ilgili dergilerin, kitapların sayısı arttıkça denizde de daha çok tekne göreceğiz.

Selcen Tanınmış ( Motor Boat & Yachting / Mayıs)

Olan gençlere oluyor

Altımızda tuzlu su, tepemizde yakıcı güneş, yanımızda tenimizi yalayan rüzgâr… Ayrılık vaktine daha zaman varken iyice çıkaralım havuzluğun keyfini… Tatlı bir sallantı, uykuyla uyanıklık arasında gidip gelen gözler, elimizde buz gibi bir bardak…

Böyle başlayan keyif dolu bir yazı yazmak isterdim lakin ülkede hayat yukarıdaki tablodan çok uzakta. Küçük kaçamaklarımız olsa da keyfimiz ancak elimiz havuzluk masasındaki ipad’imize uzanana kadar sürüyor.

Savaşın adını duymak bile insanı ürpertiyor. Kaldı ki içinde olma ihtimalimizin olduğu günlerdeyiz maalesef. Yukarıda bir yerde bir grup insan toplanmış bizler adına kararlar veriyor. Müdahil olamadığımız bir kararın sonucuna dahil olmak zorunda bırakılıyoruz. Tekinsiz ortam, her kafadan çıkan ses ve bildiğini okuyan “baş”lar… Sonunda olan hep gençlere oluyor. Kazanandan çok kaybeden…

Balık baştan kokar misali… Ülkede hayat nasıl seyrediyorsa kurumlarda da öyle gidiyor… Savaş her yerde savaş. İster ülkeler arasında olsun, ister kurumlar arasında… Takip edenler bilir, Türkiye Yelken Federasyonu ile Türkiye Açıkdeniz Kulübü arasında sular durulmuyor. Kim haklı, kim haksız bir yana bundan yelken sporu zarar görüyor. Kendi ilişkimize o kadar yoğunlaşmış bir haldeyiz ki bu sporun çocukları ne yapıyor görmüyoruz.

Oysa amatör denizcilerin katıldığı yat yarışlarıyla camianın şenlendiği, sponsorların katkılarıyla ilginin yükseldiği, kazanılan paralarla da olimpiyattan madalyalarla dönüldüğü bir ortam yaratmak da mümkün… Ama ne mümkün! Tekinsiz ortam, her kafadan ses… Ve yine olan gençlere oluyor. Başarıdan çok başarısızlık.

Hepimize barış içinde günler dilerim.

Selcen Tanınmış – Motor Boat &Yachitng/ Ağustos 2015 

Çöpsüz denizler

Dünya denizlerindeki kirliliğin yüzde 80’inin karasal atıklardan oluştuğunu ve bugün okyanuslarda yaklaşık 142 milyon ton atık bulunduğunu, bu sayıya her yıl 10 milyon ton daha atık eklendiğini biliyor muydunuz? Bu rakamları  “Deniz Çöpleri Ulusal Forumu’nda  PAGEV Yönetim Kurulu Başkanı Yavuz Eroğlu bir kez daha dile getirdi. 

PAGEV (Plastik Sanayicileri, Araştırma, Geliştirme ve Eğitim Vakfı) ve TÜDAV (Türk Deniz Araştırmaları Vakfı) çöpsüz denizler için ortak çalışmalar yürütüyor ve Avrupa Birliği tarafından yürütülen projeleri Türkiye’ye taşıyor. PAGEV, “mutlu balıklar” projesiyle Türkiye’de deniz yüzeyindeki atıkları temizlemeyi amaçlıyor; TÜDAV ise “Marlisco” projesiyle Avrupa denizlerindeki çöpleri azaltarak sosyal sorumluluk ve toplumsal bilinç yaratmayı hedefliyor. yapılan forumda öne çıkan çözüm önerilerine gelince; Düzenli depolama alanlarının denizlerden uzaklaştırılması, belediye ve kurumların yetki ve sorumluluklarının belirlenmesi ile kamu spotlarının ve eğitim videolarının yaygınlaştırılması… 

Dernek ve sivil toplum kuruluşlarının bütün çabaları takdiri hak ediyor ama bunları kurum düzeyinde bırakırsak gereken başarıyı elde edemeyiz. Kurumların da yapmaya çalıştığı toplumsal bilinç yaratma asıl hedef. 

Denize bilinçsizce bırakılan karasal atıklar sadece deniz canlılarının değil bizim de hayatımızı tehdit ediyor. Denizden çıkarılan çöplerin büyük bir kısmını plastik ambalaj atıkları olduğunu ve sorumlusunun da biz olduğumuzu unutmayalım. 

Ben plastik ambalaj karşıtıyım ama maalesef hayatımıza bu kadar giren bu malzemeden kurtulmak kolay değil… Kolay olan onu geri dönüşüm kutularına atmak…

Selcen Tanınmış (2014 Kasım/ Motor Boat & Yachting)

Teknede kadın

 
1700’lü yıllara kadar gemide kadının uğursuzluk getirdiğine inanılıyordu. Bu inanışın altını dolduran çeşitli varsayımlar var: Teknenin bir kadın olması ve öteki kadını kıskanıp huzursuzluk çıkarması, gemiye binen kadının aslında gemiye binen cinsellik olduğunun düşünülmesi ve bunun bir “tehlike” olarak görülmesi, sirenler vs. vs. 
Aslında hikaye erkeklerin, fiziksel güce ihtiyaç duyulan bu alandaki hakimiyetlerini kaptırmak istememeleri olabilir mi? İhtimal… 
Fakat bütün engellere ve yasaklara rağmen adını tarihe yazdıran kadın korsan ve askerler, ta o yıllarda kadının denizi sadece erkeğe bırakmaya niyetli olmadığının da sinyalini veriyor. 
Dünya denizciliğine baktığımızda bir kadının resmi olarak kaptanlık belgesi alması 1800’lü yılların sonuna denk geliyor. Türkiye’de ise 1970’lerin sonu… 
Bugün denizdeki kadın sayısının arttığı bir gerçek ancak hâlâ tekne ve deniz erkek egemen bir ortam. Tarihten verdiğimiz örnekleri bir kenara bırakalım bugün bile motoru tamir eden, direğe çıkan bir erkek gördüğümüzde yolumuza devam ederken aynı işleri yapan bir kadın görünce durup “takdir” ediyoruz. 
Ben denizciliğe merak saldığım, yelken yapmaya başladığım ilk dönemlerde (90’ların sonu) teknede başka kadın olmadığı için iki kere nazikçe geri çevrildim. Gerçi aradan geçen 10 yılda, bir Boğaz yarışında başüstünde çalışan üç kadın (biri ben) ve havuzlukta oturan erkekler de gördüm… 
Yine de dergimizin okurlarının yüzde 80’nin erkek olduğunu düşününce ortamın “normalleşmesi”ne daha çok zaman olduğunu düşünüyorum.. 
Son olarak nereden çıktı şimdi bu denizci kadınlar mevzusu diyenler varsa diye hatırlatayım: 8 Mart Dünya Kadınlar Günü… 
İyi okumalar, 

Selcen Tanınmış ( Motor Boat & Yachting/ Mart 2014)

İtalya, milli takımını ona emanet etti

 

Alp Alpagut hem sporculuğu hem de antrenörlüğü sırasında büyük başarılar kazanmış bir yelkenci. Ve yaklaşık sekiz aydır İtalya Laser Standart Milli Takımı’nı çalıştırıyor. İtalya’nın yelken sporundaki ikinci yabancı antrenör olan Alp Alpagut’la, İtalya serüvenini konuştuk.

IMG_5901

Okumaya devam et